Netflix’in “Sosyal İkilem” Belgeseli Üzerine Bir İnceleme

Bir ürüne para ödemiyorsanız ürün sizsinizdir.

Netflix’in bu yılın başlarında yayınladığı The Social Dilemma (Sosyal İkilem) isimli ve sosyal medya platformları ile internetin pek görünmeyen yüzünün anlatıldığı belgeseli geniş çaplı etkiler yarattı. Bu geniş çaplı etkinin sebeplerinden birkaçının, Netflix’in de aslında sosyal medya ve internet sayesinde popülerleşmiş olmasına rağmen sosyal medyayı ‘düşman’ gibi göstermesi ya da belgeselde tehlikeli oluşundan bahsedilen birçok şeyi Netflix’in kendisinin de yapması olduğu söylenebilir. Ancak biz işin magazin kısmını ele almayacağız, belgeselin ve belgeselde işlenen konuların üzerinde duracağız.

Sosyal medyanın insanların psikolojileri üzerindeki etkilerinden, büyük şirketlerin insanları yalnızca ‘müşteri’ olarak görmesi nedeniyle kişisel tüm verilerimizi depoluyor oluşundan ve insanları sosyal medya sayesinde manipüle etmenin kolaylığından bahseden belgeseldeki konuşmacılar da oldukça dikkat çekici. Belgeseli sunan kişilerin birçoğu, bir zamanlar dev sosyal medya şirketlerinde önemli görevlerde bulunmuş yönetici ve geliştiricilerin ta kendileri. Biraz sonra belgeselden önemli gördüğümüz alıntılar yaparken, bu sözlerin kimler tarafından söylendiğini yazdığımızda eminiz ki söyledikleri şeyler daha dikkate değer olacaktır.

Belgeselin hazırlanmasında bu kişilerin, yani bizzat sosyal medya şirketlerinde çalışmış önemli kişilerin kullanılması şüphesiz oldukça önemli. Normalde, duymaya alışkın olmadığımız şeyleri o işin içinde olmayan kimselerden duyarsak pek de ciddiye almayız; işte bu noktada belgesel, üstüne düşen görevi yapmış: sosyal medyanın geldiği tehlikeli noktada doğrudan, sosyal medyanın tehlikeli boyutlara ulaşmasına neden olan insanların birkaçını kullanmış.

Sanırım artık bu yazıda daha fazla “tehlikeli nokta, tehlikeli boyut” şeklinde devam etmemeli, biraz da ortaya veriler koymalı ve tehlikenin ne olduğunu anlamaya çalışmalıyız. Yazının girişine “Bir ürüne para ödemiyorsanız ürün sizsinizdir” şeklinde oldukça afili bir söz yerleştirmiştik. Ancak ne yazık ki bu gösterişli söz, gerçeği yansıtmak konusunda da bir o kadar etkili. “İnternette ücretsiz sandığımız birçok hizmet var. Ancak bunlar ücretsiz değiller. Paralarını reklamverenler ödüyorlar. Peki neden ödüyorlar? Bize reklam göstermek için. Ürün biziz, satılan ürün bizim dikkatimiz.” diyen Google ve Facebook eski mühendisi Justin Rosentein ve konuyu “Esas ürün davranış ve algılarımızdaki o kademeli, hafif ve algılayamadığımız değişimdir. Ürün budur: hareketlerimizi düşüncelerimizi, kim olduğumuzu değiştirmek” şeklinde özetleyen Jaron Lanier problemi ortaya koyuyor.

Bu söylenenler kulağa garip ya da gerçeklikten uzak gelebilirler. Ancak bunu nasıl yaptıklarını anlayabildiğimiz taktirde işler değişiyor. Daha açık olabilmek için şimdi de bu ‘algılarımızı değiştirme’ ya da ‘bizi yönlendirme’ işini nasıl yaptıklarını anlayabilmek için biraz daha işin temeline inelim.

“Reklamveren her şirket tek bir şeyi ister, o da verdiği reklamın işe yarayacağının garantisidir. İşte burada sosyal medya platformları devreye girer ve reklamverene tam olarak bunu satar: risksizliği. Bunu yapabilmesinin de tek bir yolu vardır o da insanlarla ilgili olabildiğince veri toplamaktır.”

Shoshana Zuboff

Bir zamanlar Harvard’da sosyal psikolog olarak görev yapan profesöre ait bu cümleler tüm bu sistemi anlamamızda bize yol gösterir nitelikte. Zuboff’un bahsettiği veri toplama işinin ne kadar ciddi boyutlarda olduğunu Twitter’ın mobil uygulamasını geliştiren Jeff Siebert şu sözleriyle adeta doğruluyor: “İnsanların bilmesini isterim ki internette yaptıkları her şey izleniyor, takip ediliyor ve ölçülüyor. Örneğin uygulamada gezerken hangi resme ne kadar süre baktığınıza kadar. Ne zaman yalnız veya depresif olduğunuzu biliyorlar. Eski sevgilinizin resimlerine ne zaman baktığınızı da. Gece geç saatlerde ne yaptığınıza kadar, her şeyi biliyorlar. İçe mi dönük yoksa dışa dönük müsünüz, ne tür bir psikolojik sorunlarınız var, karakteriniz ve fiziksel görünümünüz nasıl, hepsini biliyorlar.”

Bu sözler de gösteriyor ki Instagram, Twitter, Facebook gibi uygulamalarda birkaç saniye daha fazla baktığımız içeriklere benzer içeriklerin ve reklamların sürekli karşımıza çıkması hiç de tesadüfi değil.

Belgeselde, herhangi bir kullanıcının verilerinin sınırsızca depolanması ve kullanıcının manipüle edilip yönlendirilmesi bir model üzerinden anlatılıyor. Belgeselde verilen örneği burada şöyle açıklayabiliriz: Komplo teorilerine inanmaya yatkın bir arkadaşınızı düşünün; kendisi, koronavirüsü çeşitli devletlerin kasıtlı olarak yaydığı, dünyanın düz olduğu, ‘Area 51’ isimli bölgede uzaylılar olduğu gibi çeşitli komplo teorilerine inanıyor olabilir; eğer bunlara inanmıyorsa da bunlara ya da farklı komplo teorilerine inanma ihtimali herhangi bir insandan çok daha yüksektir.

Peki bu arkadaşınızın komplo teorilerine inandığını; yaptığı aramalardan, izlediği videolar ya göz attığı görsellerden; Google’ın, Facebook’un, Youtube’un, Instagram’ın, Pinterest’in hatta çeşitli daha birçok şirketin bildiğini  düşünün. Bu durumda ne olurdu? Elbette ki tüm bu şirketler sizin üzerinizden ne kadar para kazanıyorsa, kolaylıkla arkadaşınızın üzerinden de paralar kazanabilirdi, hem de oldukça kolay bir şekilde. Çok da uzak olmayan zamanlarda tıpkı Facebook’un Amerika’daki Başkanlık seçimlerinde insanları manipüle etmesi gibi arkadaşınızı da manipüle edebilirler. Örneğin, seçimi kazanmaktan başka bir şey düşünmeyen Trump, en yakın rakibi Joe Biden’ı seçimlerde geride bırakmak için, Instagram aracılığıyla, komplo teorilerine inanmaya yatkın olan tüm insanlara, rakibi Joe Biden hakkında çeşitli komplo teorilerini içeren reklamlar sunabilir. Örneğin Biden’ın aslında İsrail tarafından görevlendirilmiş bir ajan olduğu, ülkenin başına geçince elindeki tüm yetkilerle Hristiyan’lara zulmedeceği gibi bir ton yalan bilgiyi kanıt gibi gözüken hatalı verilerle destekleyebilir ve ciddi bir seçmen kitlesinin rakibine oy vermemesini sağlayabilir.

Verilerimiz, öylesine kişisel olarak işlenir ki, Google aramalarında çıkan sonuçlar bile kişiye özeldir. Bu nedenle insanlar internette yalnızca doğru buldukları ya da inandıkları şeylerle karşılaşırlar. Örneğin bazı insanların savunduğu siyasi görüşler size inanılmaz saçma geliyor olabilir, ortada bu kadar bilgi varken neden bazı grupların bu kadar saçma şeylere inandığını sorguluyor olabilirsiniz. Ancak burada gözden kaçırılmaması gereken şey şudur: Tüm bu sayısız gerçeği ve bilgiyi hepimiz görüyor muyuz? Maalesef hayır. Biraz önce verilen örnekteki insan gibi, eğer kişi gerçeği öğrenmeye yatkın değil de manipüle edilmeye müsaitse o kişiye sürekli olarak inanacağı ya da benimseyeceği tuhaf, gerçek dışı şeyler gösterilir. Özellikle Türkiye’deki siyasi görüşler arasındaki uçurumun en büyük nedeni de budur, kişi hangi görüşe yatkınsa sürekli o görüşe maruz kalır ve ötesindeki görüşlerden haberi bile olmaz. Dolayısıyla kendi gerçeklerinin ve düşüncelerinin ötesindeki hiçbir şeyi kabul edemez hâle gelir.

Sosyal medyada ve internette neden verilerimizin depolandığını ve bizi nasıl kullandıklarını anlattık. Biraz da sosyal medya kullanımının psikolojimiz üzerindeki etkilerinden konuşalım. Sosyal medya, özellikle yaşamımızı ona dahil ettiğimiz zaman tehlikeli olmaya başlıyor. Normalde gerçek yaşamımızın içinde olması gereken hislerimizi gündelik hayatın içinden çıkarıp bir araca, bir sosyal medyaya yüklüyoruz.

Chamath Palihapitiya (Facebook’un eski, ‘büyüme’den sorumlu başkan yardımcısı) durumu “Hayatlarımızı mükemmeliyet algısı etrafına kuruyoruz. Çünkü bu kısa süreli bildirimlerle, beğenilerle ödül alıyoruz. Sonra bunu değerle, gerçekle bağdaştırıyoruz. Ama aslında sadece kısa süren, sahte ve kırılgan bir popülarite. Ve itiraf edelim ki sizi eskisine kıyasla daha çok ve hissiz biri yapıyor.” şeklinde ifade ediyor.

Yazımızı, yine belgeselde Jonathan Haidt isimli sosyal psikoloğun, sosyal medyanın dünyada hızlı biçimde yaygınlaştığı 2009-2011 yılları sonrasında ciddi anlamda değişen bazı verilerden bahsettiği kısımla noktalayalım. Bu verilere örnek olarak; -aşağıdaki tablolardan da görüleceği üzere- 2010-2011 yıllarına kadar kendisine zarar verdiği için hastaneye yatırılan kızların oranının sabit bir şekilde ilerlerken birdenbire artmaya başlaması verilebilir. Verilere göre 2009 sonrası 15-19 yaş arası kızların kendine zarar verme oranı %62 artarken ergenlik öncesi dönemdekilerin ise %189 arttı. Aynı zamanda intihar oranları da ciddi şekilde arttı. Belgeselde aktarılanlara göre koca bir nesil daha kaygılı, daha kırılgan, daha depresif bir hâle büründü.

ABD’deki hastanelere “ölümcül olmayan kendine zarar verme” gerekçesiyle kabul edilenler.

ABD’de intihar oranları.

Yazar hakkında

Mehmet Can Kocaman

31 İçerik

Merhaba, ben Mehmet Can Kocaman. Bingöl Üniversitesi Psikoloji programı öğrencisiyim. Psikolojiye olan ilgimden dolayı kurduğum Anlaşılır Psikoloji'de anlaşılır bir dille araştırmalarımı ve kişisel yazılarımı paylaşıyorum. Benimle iletişime geçmek için sitenin iletişim kısmını veya mail adresimi kullanabilirsiniz. mail: [email protected]
Yazarın tüm içeriklerini görüntüle

Yorum yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir.